• "Tarihi canlı bir savaş alanı, bir ideolojik çatışma bölgesi olmaktan kurtarmamız lazım"

Şuşa…

blog-post-image

1986 yılının Nisan-Mayıs aylarıdır. Evimizde kısa bir tartışma var, kardeşler iki guruba ayrılmışız: Bakı mı, Şuşa mı? Bakı’ya mı gideceğiz, Şuşa’ya mı? Tartışmayı açan da babamdır: Ortaokul müdürü olan babam, her yıl olduğu gibi o ders yılı sonunda da bizi okuldan geziye götürmek istiyor. Babam gezi planını yaparken fikrimizi de önemserdi. Nasıl olsa okulda öğrencisiydik. Gence’yi gezmişiz, Şeki’yi gezmişiz. Bölgemizdeki illeri ve tarihi yerleri hala hala ziyaret etmişiz. Ortaokulumun son sınıfındayım ve gezi için son şansım kalmış. Artık Bakı’yı görmek istiyorum. Adını çok duyduğum, şarkısını, türküsünü ezberlediğim, payitahtımız Bakı’yı görmek istiyorum.

Şimdi Bakı’nın şarkısını, türküsünü deyince bir okul anımı hatırladım. Müzik dersindeyiz ve o günkü konumuz Bakı şarkısıdır. Televizyonlarda, radyolarda ünlü Reşit Behbutov’un ifasında defalarla severek dinlediğim bir şarkı:

Bakı gözəl şəhər mehriban diyar,

Qoynunda boy atıp oldum bəxtiyar…  

Amcam olan müzik öğretmenimiz Camal müellim bu şarkıyı ezber ve müziğiyle söylememizi istiyor. Tabi o dönemlerde sesim ve müzik kulağım da iyi. Müellimimiz de bunu bildiği için beni en sona bırakmış. Her kesten sonra en sonda ben çıktım tahtanın önüne ve şarkıyı tam da istediği gibi söyledim. Bu şarkıya iki 5 aldım (Notlarımız 5 üzenden değerlendiriliyordu). Anlaşılan 5’lerden birisini ezberim, diğerini ise müziğinden dolayı almıştım. Bu iki 5’imi şimdi de unutamıyorum.

İşte şarkısını da severek söylediğim Bakı’yı görmek istiyorum. Ama babam Bakı konusunda pek istekli değil. “Bakı’ya her zaman yolunuz düşer, oradan çok geçersiniz, ama Garabağ’a, hele Şuşa’ya her zaman yolunuz düşmez, gitmeye bilirsiniz, yolunuz üzerinde olmaya bilir. İyisi sizi ben Şuşa’ya götüreyim bu yıl” dedi.

Daha fazla direnemedik ve 1986 yılının Mayıs ayının 26’sında okulla beraber Şuşa gezisine gittik.

Garabağ ilimizden çok çok uzakta olan bir bölge. Uzun yolculuktan sonra bölgeye yaklaşmıştık. Dönemeçli yollarıyla dağın en yüksek yerinde olan Şuşa’ya varıncaya kadar doğa güzelliğine hayran kalmıştık…

Şuşa’da kaldığımız iki gün içinde çok yerleri gezdik. Bülbül’ün ev müzesi, Molla Penah Vagif’in anıt mezarı, İsa bulağı, Cıdır düzü beni hayran bırakmıştı. Cıdır düzünde “geleneğe” uyarak taşların üzerine adımızı kazıdık. Ünlü Huraman kayasında ve İsa bulağında resim çektirdik…

26 Mayıs akşamını iple çekiyordum. Çünkü akşam ülkemin hayranı olduğum takımı Dinamo Kiev’in UEFA liginin finalinde Atletiko Madrid ile maçını izleyecektim. Şuşa’da otelde Dinamo Kiev-Atletiko Madrid maçının UEFA finalini izledim. Takımımız oyunu 3:0 kazandı. Golleri Zavarov, Blohin ve Yevtuşenko attı.  Maç boyunca keyfimize değen yoktu.  Unutamadığım bir maç izledim. Sabaha kadar oyunun sevincinden uyuyamadık. İlk defa ülkemin takımı Avrupa’da kupa kazanıyordu. Şuşa uğur getirmişti anlaşılan…

O yıllarda daha Garabağ’da çatışmalar başlamamıştı. Hayat normal akarında akıyordu. Sokaklarda alışık olmadığımız konuşmalar duyuyor, yazılar, panolar görüyorduk. Müellimlerimiz burada Ermenilerin de yaşadığını söylüyorlardı…

…1988 yılında Garabağ’da yaşayan Ermeniler önce Garabağ’ın Ermenistan’a bağlanmasının sosyo-ekonomik açıdan doğu olacağını söylediler.  Bu istekleri gerçekleşmeyince çatışmaları başlattılar. Sadece Şuşa’yı değil tüm Garabağ bölgesini ve çevresindeki 7 ili işgal ettiler…

… Şuşa 28 yıl Ermeni işgali altında kaldı. Bu yıllarda hep babamın sözlerini hatırladım: “Garabağ’a, hele Şuşa’ya her zaman yolunuz düşmez, gitmeye bilirsiniz”. Aslında babam, bölgenin yolumuz üzerinde olmadığı ve bundan dolayı da her zaman uğrayamayacağımızı kastediyordu. Ama işte 28 yıldır gidemiyorduk. Bugün Şuşa Azerbaycan ordusu tarafından azat edildi. Umarım kısa zamanda tüm Garabağ bölgesi ve çevresindeki 7 ilimiz de azat edilir. Ve yine de Şuşa’ya gitme ve final maçı izleme şansımız olur. Ama bu sefer Şuşa’da Hazar Lenkeran takımımın final maçını izlemek istediğimi şimdiden söyleyeyim…

Kısmet…

08.11.2020