• "Tarihi canlı bir savaş alanı, bir ideolojik çatışma bölgesi olmaktan kurtarmamız lazım"

Lefke’den Mektuplar – XXIX

blog-post-image

SAÇMALAMAYIN…

Kimselere laf yetiştirme derdinde değilim, hiç olmadım. Ama yanlışa düşmeden yanlış bilgileri düzeltmeye gayret ederim. Bir yanlış bilgiyi düzeltmem lazım. Çünkü Kıbrıs’ta zaman zaman bu yanlış bilgiye ve yoruma rastlıyorum:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve Azerbaycan vatandaşları olan Ermenilerin, Ermenistan ve Rusya’nın destekleriyle Eylül 1991 yılında ilan ettikleri ve Ekim 2023’de varlığı resmen son bulan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti (başka isimle Arshak Cumhuriyeti) asla aynı temele dayanmaz, aynı şeyler değildir.

Azerbaycan’da yaşayan ve Azerbaycan vatandaşı olan Ermeniler Sovyetlerin zayıflama ve son bulma sürecinde yurt içi ve yurt dışında yaptıkları propagandayla önce Dağlık Karabağ’ın ekonomik olarak Ermenistan’a bağlanmasının doğru olacağını yazdılar, çizdiler, dile getirdiler. Devamında ise Ermenistan’ı, Rusya’yı ve bir kısım Batılı devletlerini arkalarına alarak savaşı başlatıp Azerbaycanlıları hem Ermenistan’dan, hem de Dağlık Karabağ ve ona birleşik bölgelerden kovdular, öldürdüler, Azerbaycanlılara karşı vahşet uyguladılar. Azerbaycanlıların yaşadıkları köyleri, medeniyet ocaklarını, medeniyet değerlerini yaktılar, yıktılar, yok ettiler. Azerbaycan Cumhuriyeti 27 Eylül – 10 Kasım 2023 tarihlerinde yürüttüğü 44 günlük savaş sonucunda terör yapıyı ortadan kaldırarak toprak bütünlüğünü sağlamış oldu.

KKTC’yi kuran Kıbrıslı Türkler ise Ada’da var olan yönetimler altında kendi milli ve kültürel varlıklarını koruma ve yaşatmaya çalıştılar. Bir ayaklanma ve teröre etme eylemleri olmadı. Ortak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne de karşı çıkmadılar. Ne zaman ki varlıkları ENOSİS’çi EOKA’cılar tarafından tehlikeye sürüklendi, öldürülmeye, sürülmelere tabi tutuldular ayağa kalktılar ve yürümeye başladılar. Anavatan Türkiye’nin kesilen, sürülen, yok edilen Kıbrıs Türklerinin kurtarmak için Ada’ya barış için çıkartma yapması Kıbrıslı Türklerin yok oluşunu önledi. Ve devamında da bağımsız devletlerini, KKTC’yi ilan ettiler…

Kurulmaları aynı zemine, aynı gerekçelere dayanmayan iki farklı yapı var karşımızda. Bunları bilmeden “benzerlikleri zorlayıp” SAÇMALAMAYIN

 

MİLLİYETÇİLİK/SOLCULUK ZEHİRLİYORMUŞ…

Katıldığım toplantılarda, özellikle de kendini sol eğilimli diye tanımlayan “aydınların” konuşmalarında başlıktaki “düşüncenin” ilk kısmına sık sık rastlamışımdır. Her zaman da aklımda şunu sorgulamışımdır: Ya Hu, şu milliyetçiliğin zehirlediği neymiş? Neden zehirliyor? Nasıl zehirliyor? vs. Benim okuduğum, öğrendiğim, bildiğim milliyetçilik milletini, değerlerini sevmek, ona saygı duymak, onun tetkik ve tetebbuu için çalışmak, geliştirmek ve onu yaygınlaştırmağı hedef edinir. Bunları yaptığı ölçüde de kendi milleti dışındakilere de “kendisine reva görmediğini reva görmez”.

Geçen gün katıldığım toplantıda bir daha bu ifadeyi duyunca merak ettim: acaba burada milletçilikten kast edilen nedir? Sordum da. Irkçılığın özellikleri tarif edildi. Çıkar gruplarının betimlemesi yapıldı. Oysa milliyetçilikti suçlanan. Biraz, biraz mı, çok çok kavram kargaşası yaşıyoruz. Lütfen…

Aynı yaklaşım kendini sağ eğilimli diye tanımlayan cenah “aydınları” da sol eğilimliler için kullanılıyor: Sol zehirliyor diye…

Doğrusu bu konuşmalar bana değerli ilim adamı Niyazi Berkes’in Türkiye’nin Çağdaşlaşması kitabındaki bir değerlendirmeyi hatırlatıyor. Çağdaşlaşmadan bahsederken Niyazi hocam, diyor ki, her çağdaşlaşma döneminin arkasından bir dinselleşme humması başlar”.  Şimdi siz burada “dinselleşme humması”ndan “gericiliği”, “hurafeyi”, “cahilliği”, “laik karşıtlığını” anlarsınız değil mi?  Acele etmeyin. Ve bu değerlendirmenin devamında Niyazi hocamın dinselleşmeden neyi kastettiğini parça parça anlamaya çalışıyorsunuz. O zamana dek açıkça din şemsiyesinin altına girmemiş birçok kişilerin değişme yağmuru karşısında bu şemsiyenin altında girmelerini anlattığını görürsünüz. Şunu da anlıyoruz ki, Niyazi hoca dinselleşme derken sadece saf dini duygularla çağdaşlaşmaya karşı çıkanları kastetmiyor. Onların yanında dini/dinselleşmeyi kendileri için bir siper, bir savunma mekanizması olarak algılayıp özel menfaattarını koruyan grupları da buraya dâhil ediyor. Yoksa “gâvur padişah”, “dine ihanet eden kişi” laflarına neden üretilmiştir dersiniz.

Bugün çevreme bakıyorum, milliyetçilik ve solculuk (diğer cikleri de buraya dâhil edebiliriz) perdesi altında kendilerine menfaat sağlayanların konuşmalarından, kelime hazinelerinden savundukları ve aynı zamanda karşılarındaki değerlerle ilgili bir kez olsun literatür taraması yapmadıklarını, en azından beklentiniz olan alanın temel kitaplarını bile “yalayıp yutmadıklarını” görüyorsunuz.

Kavramlara saygı onları incelemekten, onları öğrenmekten geçer… İdeolojimize, inancımıza saygı gösterdiğiniz takdirde inanın ki karşı inanca da, ideolojiye de saygı duymuş olur, onun ne olduğunu öğrenmiş olursunuz. En önemlisi ise kavramları doğru yerde, doğru şekilde kullanır ve onlara saygınlık kazandırmış olursunuz.

Anladığım şu ki, zehirleyen ne milliyetçiliktir, ne solculuktur ne de diğer “cikler”, zehirleyen başka şeylerdir…

 

KİTAP BASIMINI DÜŞÜNÜRKEN…

Ekonomik yaşamımızda diğer ürünlerde olduğu gibi kitap basım maliyetlerinde de fiyatlar başını alıp gidiyor. Nereye doğru gittiğini de tahmin edemiyoruz. İlk kitabım olan Kıbrıs’tan Geçen Beyaz Ruslar’ı 2015 yılında yayınlarken masrafım 1.750 TL idi. Bir kısmını da yayıncı karşılamıştı. İkinci kitabımda 4.500 TL’ye çıktı fiyatlar. Daha sonra 5.000 TL, 8.000 TL, 18.000 TL derken…

Son kitabım için Kasım 2023’te matbaadan fiyat istediğimde 30.000 TL civarında bir fiyat verdi (A5 ebadında ve 256 sayfa). Oturup kara kara düşünmeye başladım. Eski kitaplarımı yayınlarken kitap masrafından sonra maaşımın bir kısmı ailemi geçindirmem için elimde kalıyordu. Bu sefer galiba kitap bastırtamayacaktım, yoksa geçim sıkıntısı yaşayacaktım… Ama Lefke sevdalısı okuyucularıma da Lefke’de düzenlenecek her festival için kitap sözüm vardı. Ve festival de yaklaşıyordu.

Sağ olsunlar işletme sahibi olan çevremdeki dostlar. Her biri işin bir tarafından tuttu. Maliyetin yarısını karşıladılar ve Lefke’den Mektuplar I kitabını yayınladım. Bundan dolayı maddi destek sağlayanlara (Adnan Doğruyol’a, Salih Gökeren’e, Şinasi Hocalı’ya, Hüseyin Akaçalı’ya) müteşekkirim... Sağ olsunlar, okuyucular da kitaba ilgi gösterince kısa sürede masrafı kurtardık…

Bundan sonra ne olacak???

Kalıcı çözümler üretmemiz lazım artık. Devletin de işin altına elini sokması gerekiyor. Dostları ve okuyucular fazla rahatsız etmeden (kitaba yüksek fiyat yüklemeden) bu işi çözmek lazım. Yoksa bundan sonra yeni kitap yayınlamak lükse kaçar…